Yugoslavya’nın Dağılma Süreci - 1
Soğuk savaşın sona ermesi ve ardından Sovyetler
Birliği’nin dağılması Avrupa’daki komünist rejimlerin sonunu getirmiş, etnik
grupların bir arada yaşadığı Yugoslavya, Tito’nun ölümü sonrası yükselen
milliyetçilik akımlarının etkisinde kalarak dağılma sürecine girmiştir. Parçalanmanın
soykırıma varan şiddetli çatışmalara dönüştüğü krize Amerika Birleşik
Devletleri başlangıçta mesafeli yaklaşırken Avrupa müdahale etmiş ancak sorunun
çözümünde başarısız olmuştur.
ABD’nin Yugoslavya ile teması II. Dünya Savaşı
esnasında ülkedeki direniş örgütlerine verdiği destekle başlamış, savaş sonrası
Sovyetler Birliği etki alanında kalması ve komünist rejim ile yönetilmesi
nedeniyle gelişmekte olan ilişkiler askıya alınmıştı. Ancak Tito ile Stalin
arasındaki özellikle dış politikadan kaynaklanan anlaşmazlık ABD için bir
fırsat doğurmuş ve uygulanan politikalar ile soğuk savaş yılları boyunca
Yugoslavya Batı Blokuna çekilemese de Sosyalist cepheye dönmesi önlemiştir.
Yugoslavya’nın dağılma sürecinde ABD yönetiminin krize
ilk yaklaşımı konunun Avrupa’nın sorunu olduğu ve kendi içinde çözülmesi gerektiği
yönünde olmuştur. Ancak tırmanan şiddetin özellikle NATO’nun caydırıcılığı üzerinde
olumsuz etki yapması nedeniyle ABD çözüm arayışı çabalarına katkı sağlamış ve
1995 yılında imzalanan ‘‘Dayton Barış Antlaşması’’ ile kriz sonlandırılmıştır.
Tito Dönemi
II. Dünya savaşında Almanlar, müttefik orduları Yugoslavya’nın
yardımına yetişmeden Tito’nun başında olduğu Partizan hareketini yok etmek için
1942-43 kışında iyi donatılmış birliklerle harekât başlattı. Ancak partizanlar
kuşatmayı yardı ve hedefledikleri Bosna ortasındaki mevkilere ulaşmayı başardı.
Savaş sonrası 29 Kasım 1945 tarihinde Krallık
kaldırılarak yerine İkinci Yugoslavya olarak da adlandırılan Yugoslavya Federal
Halk Cumhuriyeti ilan edildi. Yugoslavya başlangıçta Sovyet güdümünde görünse
de Devlet Başkanı Tito’nun uyguladığı bağımsız dış politikalar sonucu 28
Haziran 1948 tarihinde Kominform’dan ihraç edildi. Üye devletlerin de iş
birliğini sonlandırmaları neticesinde başta petrol olmak üzere ihtiyaç duyulan
hammaddelerin temininde yaşanan sıkıntılar Yugoslavya’yı zor duruma düşürdü. Mevcut
durum karşısında kısa zamanda Tito’nun pes edeceğini düşünen Stalin, ABD’nin bu
çatlağı menfaatleri doğrultusunda kullanmak için Yugoslavya’yı ayakta tutma
kararı sonucu isteğine ulaşamayacaktı.
Tito; Hırvat-Sloven asıllı Josip Broz’a verilen takma isimdir. Sırp-Hırvat kelimeleri olan ti to, sen bunu yaparsın anlamına gelmekte ve cesareti, kurnazlığı, karizmatikliği ifade etmektedir. Tito ülkede iktidarı Nazilere karşı savaşarak elde etmiş ve kesintisiz ölümüne kadar sürdürmüştür. 1948 yılında Stalin politikalarına karşı gelmesi onu halkının gözünde gerçek bir lider yapmış ve yaklaşık kırk yıl destek vermesini sağlamıştır.
Tito, sosyalist devletler içerisinde Stalin’den sonra
en otoriter devlet başkanı olmuştur. Yönetimi altında bulundurduğu farklı etnik
gruplar arasında kısmen de olsa uyum sağlamış, bunu da milliyetçilik akımlarını
kontrol altında tutarak yapmıştır. Bu akımları gerektiğinde komünist
tekniklerle bastırmış gerektiğinde ise ülke içindeki toplumları birbirlerine
karşı kullanmıştır. Tito Yugoslavya’da federalizm ile sosyalizmi harmanlayarak
toplumlar arasındaki tarihi düşmanlıkları iktidarı boyunca baskılayabilmiştir. Tito
yönetiminin toplumlara eşit mesafede durarak azınlık haklarına saygılı
davranışı bir yandan etnik çatışma ortamını kontrol altında tutarken diğer yandan
mevcut cumhuriyetlerde milliyetçi kümelenmeler meydana getirmiştir.
Ülke içinde belirgin olarak ön plana çıkan Sırp
milliyetçiliğine karşı Tito Hırvat milliyetçiliğini kısmen desteklemiş ve Mart
1967 tarihinde Hırvat entelektüelleri tarafından yayınlanan Hırvat Edebi
Dilinin Adı ve Durumuna İlişkin Deklarasyon’a göz yummuştur. Ancak 1971 yılına
gelindiğinde Tito, Hırvat milliyetçiliğinin ve reformlarının kabul edilebilir
sınırları aştığına karar vererek bu akımı komünist tekniklerle bastırma yoluna
gitmiştir.
Ülke içinde diğer toplumlarda kaçınılmaz olarak Hırvat
hareketinden etkilenmiştir. Arnavutlar Kasım 1968’de Kosova’da ayaklanmış,
bastırılan ayaklanma sonunda birtakım haklar kazanarak seslerini duyurmaya
başlamışlardır. Öte yandan diğer toplumlar tarafından Slav milletinin din
değiştirmiş unsuru olarak kabul edilen Müslümanlar da millet statüsünü kazanabilmek
için harekete geçmiştir. 1968 yılında Federal Parti tarafından Boşnakların
Müslüman olduğu kabul edilmiş ve 1974 anayasasında Müslümanlar kurucu milletler
arasında yerini almıştır.
Yugoslav tarihi ile adı özdeşleşen Mareşal Josip Broz Tito 4 Mayıs
1980’de Ljubljana’da vefat etmiştir. Tito’nun varlığı, toplum üzerindeki etkisi
ve uyguladığı politikalar birçok sorunun daha kolay çözümlenmesini sağlamıştır.
Tito
Sonrası Parçalanma Sürecine Kadar Yugoslavya
Tito ölümünden önce kendi eseri olarak gördüğü
ülkesinin bütünlüğünü devam ettirebilmesi için kendinden sonraki dönemde
Kolektif Başkanlık sistemini önermiştir. Bu sisteme göre federasyonu oluşturan cumhuriyetler
ve özerk bölgelerin liderlerinden biri Devlet Başkanı olacak ve bu başkanlık
her yıl sıra ile el değiştirecektir. Tito böylece toplumların Yugoslavya
içerisinde birbirlerine üstünlük sağlamalarının önüne geçilebileceğini düşünmüştür.
Ancak başa geçen liderlerin hiçbiri toplumda Tito gibi kabul görmediğinden
merkezi otorite giderek güç kaybetmiş ve federasyon bağları zayıflamıştır.
80’li yılların başlarında ülkenin az gelişmiş
bölgelerinde (Kosova, Makedonya, Bosna ve Güney Sırbistan) işsizlik oranı
%20’lere ulaşmıştır. Tito zamanında oluşturulan dayanışma fonu sayesinde
ekonomik sıkıntılar aşılmaya çalışılmış ancak ülkenin en büyük döviz
sağlayıcısı konumundaki Hırvatistan ve Slovenya ürettikleri kaynakların
aktarımına karşı çıkmaya başlamıştır.
Ülke içinde yaşanan ekonomik anlaşmazlıklara paralel
etnik sorunlar da ortaya çıkmaya başlamıştır. Federasyon içindeki iki özerk
bölgeden biri olan Kosova’da Yugoslav hükümetleri tarafından bölgeyi terk
etmeleri için Arnavutlara baskı uygulanmış ve gidenlerin yerlerine eski Sırp
askerleri yerleştirilmiştir. Buna cevaben Arnavutlar artan doğum oranlarıyla
90’lı yılların başında nüfusun %90’ını elde ederek federasyon içinde özerklik
değil yedinci devlet olma taleplerini vurgulamıştır. Ancak Kosova bölgesi Orta çağ
Sırbistan Krallığı’nın merkezi olması hasebiyle özellikle Sırp milliyetçiler bu
duruma karşı çıkmıştır.
Sırp Bilimler Akademisi (SANU) federatif yapıyı etnik
ayrımcılığı devam ettirdiği için ülke geleceği açısından zararlı olarak
nitelemiştir. Mevcut Cumhurbaşkanı Stambolic’in 1989’da yerini alacak olan
Miloşeviç 1987 yılından itibaren Kosova ile özel olarak ilgilenmeye başlamış ve
buradaki Sırp milliyetçiliğini hareketlendirmiştir. Berlin Duvarının yıkılması
nasıl soğuk savaşın bitişinin sembolü olmuşsa, Miloseviç’in 1989 yılında Kosova
meydanında bir milyon Sırp’a yaptığı konuşma da yeni dönemde olacakların
sinyalini vermiştir.
Dağılma sürecini başlatan Hırvatistan ve Slovenya
federasyon içerisindeki diğer dört devletten farklı yapıya sahiptiler.
Öncelikle diğerleri gibi Ortodoks değil Katolik mezhebinden olup, Güney Slav
Kültürü yerine Katolik Avrupa Kültürüne yakındılar. Hırvatistan zengin petrol
ve turizm gelirleri ile öne çıkarken Slovenya ise sanayileşmiş bir yapıya
sahipti ve ekonomik olarak oldukça iyi konumdaydı. Kısacası Sırbistan ile
beraber bu devletler ülke ekonomisinin lokomotifi pozisyonundaydılar.
1990 yılına gelindiğinde yapılan ilk çok partili seçimlerden milliyetçi
partiler zaferle çıkmıştır. Bu bağlamda esmeye başlayan ayrılıkçı rüzgârlar ülkelerdeki
azınlıkları ön plana çıkarmıştır. Azınlıklar içinde en dikkat çekeni Hırvat
sınırları içindeki Krajina Sırpları olmuştur. Doğal olarak da Hırvatistan
Yugoslavya’dan ayrılık adımları attıkça Krajina Sırpları da Hırvatistan’dan
kopmak için adımlar atmıştır. 25 Temmuz’da Sırp ulusal kongresini kurarak 1
Ekim’de Krajina Sırp Özerk Bölgesini ilan etmişlerdir. 28 Şubat 1991’de Krajina
Sırpları egemenlik ilan etmiş ve Miloseviç tarafından tanınmıştır. Yinede
federasyonun sonunu getiren hamle bu olmamış, Mayıs 1991’de kolektif başkanlık
sistemine göre başkanlık sırası Hırvatlarda olmasına rağmen Sırpların vetosu
nedeniyle bu gerçekleşememiştir. Bunun üzerine Hırvatistan’da yapılan
bağımsızlık referandumuna halk %94 ile destek vermiş ve 25 Haziran 1991’de
Hırvatistan ile birlikte Slovenya da bağımsızlığını ilan ederek federasyondan
ayrılmıştır.
Dağılma Sürecinin Başlangıcına Kadar ABD’nin
Bölgeye Yaklaşımı
Soğuk savaş öncesinde ABD’nin bölgede uyguladığı öncelikli
bir politikası yoktu. ABD sadece II. Dünya savaşında Almanya ve İtalya
tarafından işgal edilen Yugoslavya’daki direniş hareketlerine destek vermiştir.
Truman Doktrini ile Sovyet yayılmacılığına karşı hamleler yapmaya başlayan ABD
tarafından, Kominform’dan ihraç edilen Yugoslavya’ya ekonomik ve askeri yardım
yapılmaya başlanmış ve ABD bu hamlesiyle düşmanımın düşmanı dostumdur diyerek
büyük komünistle mücadele için küçük komünistle iş birliğine gitmiştir.
1960’lı yılların sonlarına doğru ABD bölgedeki
ülkeleri kontrol altında tutma politikasını terk ederek Doğu Bloku ülkeleriyle
barışçıl ilişkiler kurma yoluna gitmiştir. Bu sayede soğuk savaşın sonlarına
doğru Sovyetlerin Balkanlardaki etkisi azaltılmıştır.
Benzer durum Yugoslavya içinde de geçerli olmuş, Sovyet
tehdit ve baskısı nedeniyle Tito önderliğinde birleşerek milli çıkarlarını
ikinci planda tutan azınlıklarda yeniden milli menfaatler ön plana çıkmaya
başlamıştır. Sovyetlerde 1980’li yılların ortalarında iktidara gelen
Gorbaçev’in uyguladığı açıklık ve yeniden yapılanma politikaları sonucu Doğu
Bloğu ülkelerindeki komünist rejimler yıkılarak yerlerini demokratik rejimlere
bırakmaya başlamıştır. 1991 yılına gelindiğinde Sovyetler Birliği’nin de
dağılması ile soğuk savaş resmen sona ermiştir.
Ortaya çıkan yeni dünya düzeninde Yugoslavya dâhil tüm
ülkeler kendilerine yer edinme çabasına girmiştir. Yugoslavya’da mevcut olan
etnik fikir ayrılıkları Tito’nun ölümünden sonra her ne kadar hareketlenmişse
de soğuk savaş sonuna kadar pratiğe dökülmemiştir. Sırbistan ve Karadağ
haricinde diğer devletlerde milliyetçi partilerin seçimleri kazanması sonucunda
artık cumhuriyetler Yugoslavya’yı düşünmek yerine kendi milli çıkarlarının
peşinden gitmeyi tercih etmiştir. Bu durum ülkeyi yangın yerine çevirmiş ve bu
yangını söndürecek başta ABD ve müttefikleri Körfez Krizi ile mücadele ettiklerinden
küçük çapta yerel anlaşmazlık olarak değerlendirdikleri olaylara karşı bir
politika üretmemişlerdir.
Avrupa ve ABD soğuk savaş sonrası ayrılıkçı
hareketlere karşı temkinli yaklaşmıştır. Batı dünyası olayları bu açıdan
değerlendirirken CIA, Amerikan Başkanı Bush’a Yugoslavya’nın parçalanmak üzere
olduğu uyarısını yapmış ancak bu uyarı Başkan tarafından gereğince dikkate
alınmamıştır.
Mart 1991 yılında Amerikan Başkanı Yugoslavya
Başbakanı’na gönderdiği mektupta tüm tarafların kabulü olmadan gerçekleşecek
ayrılıkların desteklenmeyeceği ve Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünden yana
olduğunu belirtmiştir. Avrupa Topluluğu yayınladığı Yugoslavya bildirisinde
taraflara silaha başvurmama çağrısı yapılmış ve birliğini koruyan bir
Yugoslavya’nın Avrupa ile bütünleşme şansının daha yüksek olduğunu belirterek Sloven
ve Hırvat yönetimlerine sürekli federasyondan ayrılmamaları yönünde baskı
yapmışlardır.
Özellikle Avrupa, Yugoslavya sorununda iki farklı
yaklaşım arasında kalmıştır. İlki uluslararası sınırların korunması, ikincisi
ise ulusların kendi geleceğini belirleme hakkıdır. Avrupa’ya göre buradaki
sorun sınırlarını ve bütünlüğünü korumaya çalışan bir devlet ile kendi
geleceğini tayin etme hakkını kullanmak isteyen azınlıklar arasındadır. Ancak
kendi geleceğini tayin etmek isteyen toplumların var olan devletleri
parçalamasına izin verilip verilmeyeceği sorunun düğümlendiği nokta olmuştur.
Slovenya’nın Bağımsızlık İlanı ve ABD
Dil, din ve kültürel
açıdan homojen bir yapıya sahip olan Slovenya 1960’ların başından itibaren
ayrılık konusunu tartışmaya açmıştır. 8 Mayıs 1991 tarihinde Slovenya
parlamentosu aldığı kararla 26 Haziran 1991’e kadar Yugoslavya’dan ayrılacağını
açıklamıştır. Bağımsızlık ilanının ardından Hırvatistan ve Slovenya barışçıl
yollardan Yugoslavya’dan ayrılmak isteklerini açıklamış, Hırvatistan ayrılık
kararını ağırdan alırken, Slovenya tam tersine sınırlarının, gümrüklerinin ve
hava sahasının tam kontrolünü sağlamıştır. Bunu kabul etmeyeceğini deklare eden
Sırbistan 48 saat sonra Federal Ordu unsurlarını kullanarak ülke sınırlarını ve
bütünlüğünü korumak amacıyla Slovenya topraklarına harekât düzenlemiştir.
Böylece 10 gün sürecek
ve Federal Ordu için sürprizlerle dolu Slovenya savaşı başlamıştır. Federal
ordu karşısında ummadığı kadar hazırlıklı, iletişimi kuvvetli ve modern
silahlara sahip bir ordu bulmuştur. Sloven halkının homojen yapısı da
motivasyonu arttırmıştır. Kısa süren bu savaş sonunda Sloven ordusu elinde
bulundurduğu bölgeleri korumuş ve yaklaşık on beş bin kadar da esir almıştır.
Bu harekâtta Sırp yönetimi Avrupa Topluluğu’nun kendisini destekleyeceğini ya
da en azından sessiz kalacağını düşünmüş fakat yanılmıştır. Avrupa Topluluğu
hemen harekete geçerek arabuluculuk yapmış ve ateşkes konusunda tarafları ikna
etmiştir.
7-8 Temmuz tarihinde
Adriyatik’teki Brioni adasında toplanan ilgili devletler ve arabulucu üyeler
arasında ‘‘Brioni Anlaşması’’ imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre bağımsızlık
ilanlarının uygulanması üç ay ertelenecek ve federal hükümet üç ay içerisinde
bölgeden tüm askeri varlığını geri çekecekti. Böylece Slovenya’da Yugoslav
varlığı sona ermiş oldu. Bu anlaşma Yugoslavya içinde Sırpların aldığı ilk
yenilgi gibi değerlendirilmiş olsa da aslında Miloşeviç, içinde neredeyse hiç
Sırp bulunmayan Slovenya’nın kaybını önemsiz görmüş, hatta bunun Yugoslavya’da
kurmak istediği Sırp tahakkümüne hizmet edecek bir hamle olarak
değerlendirmiştir.
Bu anlaşmanın öne çıkan
bir sonucu da uluslararası kamuoyunda var olan Yugoslavya’nın toprak
bütünlüğünün korunması fikrinin zarar görmüş olmasıdır. Daha savaştan iki hafta
önce bu tezi savunan Avrupalı devletler bir bakıma kendi tezlerini çürütmüştür.
Bu süreçte ABD bir yandan Slovenya’yı karışıklıkların kaynağı olmakla suçlamış
ve bağımsızlığına karşı çıkmış, diğer yandan federal orduyu müdahale yöntemleri
konusunda ikaz etmiştir. ABD, Slovenya’nın bağımsızlığı sürecinde sorunun yerel
çaplı bir sorun olduğu ve çözümün Avrupa içinden çıkması gerektiği politikasını
uygulamıştır.
Hırvatistan’ın Bağımsızlık İlanı ve ABD
Hırvatistan, Slovenya
ile birlikte 25 Haziran 1991 tarihinde bağımsızlık ilan etmiştir. Ancak Sırp
yetkililer Hırvatistan’ın bu kararına Slovenya’nın bağımsızlığına
verdiklerinden daha sert tepki vermişlerdir.
Hırvatistan, Slovenya’nın aksine homojen bir nüfus
yapısına sahip değildi. Krajina bölgesinde hatırı sayılır miktarda
milliyetçilik duyguları gelişmiş Sırp azınlık yaşamaktaydı. Krajina Sırpları
bağımsızlık ilanından çok önceleri böyle bir kararı tanımayacaklarını belirterek
Hırvatistan bağımsızlık adımları atarken özerk yönetim için hazırlanmış ve
çeşitli yollardan silahlanmıştır. Hırvatistan’da olaylar bu yüzden Hırvat
güçleri, federal ordu ve Krajina Sırpları arasında geçmiştir.
Savaşın başında Sırplar
federal ordunun imkânlarını kullanarak denizden donanmayla Hırvat hedeflerini
bombalamaya başlamış, Hırvatlarda buna karşılık kendi topraklarındaki federal
orduya ait kışlaları ablukaya alarak her türlü lojistik irtibatını kesmiştir. Slovenya’nın
aksine Hırvatistan silahlanma konusunda zaaf göstermiştir. Buna karşın federal
ordu buraya Slovenya’da yaşadığı onur kırıcı yenilginin izlerini silebilmek
için tam donanımlı birlikler ile saldırmıştır. Hırvatistan’da çatışmalar çok
şiddetli gerçekleşmiş, iki taraftan da savaş sonunda toplam on bin ölü ve
yaklaşık otuz bin yaralanan olmuştur. Federal ordu Hırvatistan’ın üçte birini
kontrol altına almıştır.
BM, Eylül ayında
çatışmaları durdurmak için taraflara genel silah ambargosu uygulayacağını
duyurmuş, ambargo kararı Federal Ordu imkânlarına sahip Sırplar üzerinde etkili
olmazken Hırvat savunmasını zayıflatmıştır. Bu süreçte eski İngiliz Dışişleri
Bakanı Lord Carrington’un önderliğinde federal devletlerin başkanları ve Avrupa
Topluluğu temsilcileri arasında düzenlen barış konferansı sonuç vermemiştir.
Hırvatistan savaşı hızla
devam ederken bağımsızlık için kabul edilen üç aylık erteleme süresi sona ermiştir.
Hırvatistan, Federal Ordu birliklerine ülkeyi terk etmeleri için bir ay süre
tanımıştır. Durumun ciddileşmesi üzerine Lord Carrington taraflara yeni bir plan
daha sunmuştur. Plan gereğince Yugoslav Cumhuriyetlerine bağımsızlıkları
verilecek ve ülke toprakları içindeki milletlere çoğunlukta oldukları
bölgelerde özerklik tanınması sağlanacaktı.
Ancak Miloseviç planı
kabul edilemez olarak nitelemiştir. Ona göre plan Yugoslavya devletinin sonu
olacaktır. Ayrıca planın Krajina Sırplarına Hırvatistan’dan bağımsızlık
kazanmalarının yanında Kosova’da Sırbistan’dan ayrılabilirdi ki bu Miloseviç
için kabul edilemezdi. Bu planın da reddedilmesi sonucu Avrupa Topluluğunun
arabulucu görevi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Hırvatistan savaşın başından
beri ülkeye BM tarafından Barış Gücü gönderilmesini talep etmiştir. Hırvatistan
bu talebiyle sorunu uluslararası platforma taşımak istemiştir.
BM, Hırvatistan’a asker
gönderme kararı alırken gerektiğinde Bosna-Hersek’e de gönderilmesi ihtimaline
Sırplar karşı çıkmıştır. Bu da Sırpların bir sonraki hedeflerinin Bosna
olacağının işareti olarak değerlendirilmiştir. Hırvatlar Barış Gücü
askerlerinin ülkenin genelinde görev yapmasını isterken Sırbistan askerlerin
ele geçirilen yerlerin etrafında konuşlanmasını istemiştir. BM temsilcisi Cyrus
Vance’ın çabaları ile 23 Kasım’da BM’nin Cenevre’deki merkezinde Slobodan
Miloseviç, Franjo Tudjman, Veljko Kadijeviç arasında ateşkes antlaşması
imzalanmıştır.
Aralık ayı geldiğinde
Avrupa bağımsızlıkları tanıma konusunda ikiye bölünmüş, Fransa ve İngiltere
tanımaya karşı çıkarken Almanya desteklemiştir. Almanya, Badinter Komisyonu’nun
raporunu beklemeden 23 Aralık 1991 tarihinde Hırvatistan’ın ve Slovenya’nın
bağımsızlıklarını 15 Ocak 1992 tarihinden geçerli olacak şekilde tanımış ve bu
karar Yugoslavya’nın dağılma sürecinin dönüm noktalarından biri olmuştur. Bu
kararla savaş nedeniyle ortaya çıkan ve Almanya’yı etkileyen göç dalgası önlenmek
istenmiştir.
Cepheler bir bakıma II. Dünya savaşının rövanşı için
karşı karşıya gelmişti. Ancak Avrupa Birliği’nin kurulmasına az kala İngiltere
ve Fransa Almanya’yı topluluktan uzaklaştırmayı göze alamamış ve tanıma konusunda
Almanya’nın dediği olmuştur. Alınan karara göre tanınma talepleri Badinter
Komisyonu tarafından değerlendirilecekti. Komisyona tanınma için Slovenya,
Hırvatistan, Makedonya ve Bosna-Hersek başvurdu. Badinter Komisyonu bağımsızlık
ilan eden cumhuriyetlerin ekonomik yeterliliklerini kontrol etmenin yanında
demokratik yapıların oluşumunu ve insan hakları uygulamalarını da incelemekle
görevlendirilmiştir.
BM temsilcisi Cyrus
Vance tarafları 1992 Ocak ayında kalıcı ateşkes konusunda uzlaştırmıştır. Vance
Barış Planı olarak anılan antlaşmaya göre Hırvat-Sırp ateşkesinin kalıcı
olmasını sağlamak için Hırvatistan’da dört güvenli bölge oluşturulacak,
Yugoslav ordusu bu bölgelerden çekilerek yerini BM Barışı Koruma Gücü’ne
bırakacaktır. 15 Ocak 1992 tarihine gelindiğinde Avrupa Topluluğu başta olmak
üzere elliye yakın ülke Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlıklarını
tanımıştır.
Hırvat-Sırp çatışmaları
esnasında ABD, Slovenya hadisesinde uyguladığı politikanın benzerini uygulayarak
güç kullanımını başlangıç seçenekleri arasında düşünmemiştir. Bu politikanın
temel sebeplerinden biri yaklaşan seçimler esnasında Başkan Bush’un ülkesini ve
kuvvetlerini böylesine karmaşık bir sorunun içine sokmayı sakıncalı görmesi
olmuştur. Başkan Bush tercih ettiği politikalar nedeniyle kurmay ekibinin de
desteğini almıştır. Örneğin Vietnam savaşında da görev yapmış Genelkurmay
Başkanı Colin Powell, ABD askerinin bölgeye gönderilmesi için askeri ve siyasi
amaçların açıkça belirtilmesi ve kesin bir zafer için ezici bir güçle harekât
düzenlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Körfez Savaşı’ndan yıldızını parlatarak
çıkan generalin söyledikleri ABD yönetimi ve kamuoyu üzerinde etkili olmuştur.
ABD yönetimi askeri
müdahale konusunu ilk defa 1991 sonbaharında Sırpların Dubrovnik’i bombalamaya
başlamasıyla gündeme getirmiştir. Eğer isteseydi ABD bu saldırıyı kolayca
durdurabilirdi, zira şehre saldırılar denizden ve hâkim tepelerden
yapılmaktaydı. Birçok plan hazırlanmasına rağmen son kararı verecek olan Bush harekât
kararı almamıştır. Amerikalı diplomat Warren Zimmerman başta olmak üzere
birçoklarına göre eğer ABD Dubrovnik saldırısına askeri müdahalede bulunsaydı
Sırplar Bosna’ya saldırmaya cesaret edemezdi.
Kaynakça
Alili, Teoman. Yugoslavya Dersleri,
2.Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul 2010.
Bora, Tanıl. Bosna-Hersek: Yeni Dünya Düzeninin Av Sahası,
2. Baskı, Birikim Yayınları,
İstanbul 1999
Erdoğan, Koray. Yugoslavya’nın Dağılma Sürecinde ABD ve
Bosna-Hersek Krizi, Yüksek
Lisans Tezi, Kocaeli Üniversitesi, 2004
Emiroğlu,
Hüseyin. Bosna-Hersek Savaşı ve Türkiye, Silahlı
Kuvvetler Dergisi, Sayı: 386,
Genelkurmay Basımevi, Ankara 2005
Gümüş, Zümrüt. Bosna-Hersek savaşı ve Uluslararası
İlişkilerdeki Yeri, Yüksek Lisans
Tezi, Cumhuriyet Üniversitesi, 2005.
Holbrooke,
Richard. Bir Savaşı Bitirmek, 1.Baskı,
İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul
1999.
Soysal, İsmail;
Kut, Şule. Dağılan Yugoslavya ve
Bosna-Hersek Sorunu: Olaylar-Belgeler
1990-1996, 1.Baskı, İsis Ltd., İstanbul
1997.
Ülger, İrfan
Kaya. Yugoslavya Neden Parçalandı?, 1.Baskı,
Seçkin Yayınevi, Ankara
2003.


Yorumlar
Yorum Gönder