Yugoslavya'nın Dağılma Süreci - 2
Bosna-Hersek Krizi ve ABD
Bosna-Hersek, Avrupa’nın
doğusunda Balkanların ise batısında kalan coğrafi yapısı, karışık nüfusu, etnik
ve dini çeşitliliği ile tarih boyunca göçlerin, istilaların ve büyük
devletlerin güç mücadelelerinin eksik olmadığı bir bölge olmuştur. Bu yüzden Bosna
krizi birçok açıdan üzerinde durulması gereken bir savaş olmuştur. Savaş sanatı
açısından kent ile kırsalın savaşıdır. Bosna krizi modern dünyaya ait yüksek
perdeden dile getirilen adalet, insan hakları vs. kavramların geçersizliğini
ortaya çıkarmıştır. II. Dünya savaşından sonra dünyanın gördüğü en kanlı
savaşlara sahne olan Bosna-Hersek’te binlerce masum ya insan ölmüş ya da göçmen
durumuna düşmüştür. Önceleri iç savaş olarak değerlendirilen çatışmalar giderek
tırmanmış ve soykırıma dönüşmüştür.
Bosna-Hersek etnik açıdan Yugoslavya’nın küçültülmüş
bir örneğidir. 1990’ların başlarında Yugoslavya’nın genelinde olduğu gibi
Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nde de komünistler iktidarı kaybetmiş yerlerine etnik
kökene dayalı partiler kurulmuştur. %44 nüfusa sahip Müslümanların kurduğu
Demokratik Hareket Partisi (SDA), %31 nüfusa sahip Sırpların kurduğu Sırp
Demokrat Partisi (SDS) ve %17 nüfusa sahip Hırvatların kurduğu Hırvat Demokrat
Birliği (HDZ) bu süreçte doğmuştur. Ülkede çoğunlukta olan Müslümanlar tarih
boyunca Hırvat ve Sırplar tarafından ayrı bir topluluk olarak kabul edilmemiş
aksine Osmanlı döneminde din değiştirmiş soydaşları olarak kabul edilmiştir.
Bosna-Hersek yönetimi önceleri
sorunlara gebe demografik yapısından dolayı Yugoslav birliğinin konfederal yapı
şeklinde devamından yana tavır takınmış olsa da Hırvatistan’ın bağımsızlığını
ilan etmesinden sonra federal yapı içerisinde Sırpları dengeleyecek unsur
kalmadığı için bağımsızlık yolunda politikalar izlemeye başlamıştır.
Bağımsızlık ekseninde yürüteceği politikaların ilk sinyalini de 27 Şubat
1991’de Bosna Parlamentosunda yaptığı konuşmada Aliye İzzetbegoviç vermiştir.
Bu konuşmasında Boşnak lider ‘’Egemen
bir Bosna-Hersek için barışı feda etmeye hazırım ama Bosna-Hersek’teki bir
barış için egemenlikten vazgeçemem’’ demiş, Sırp tarafı bunu meydan
okuma olarak algılamıştır.
1991 Ekim ayında Müslüman ve Hırvat milletvekilleri
bağımsızlık yolunda bir takım yasal değişiklikleri kabul ederken Sırplar bu
durumu meclisi terk ederek protesto etmişler, sonuçta hükümet Badinter
Komisyonu’na bağımsızlık başvurusu yapmış ve kabul edilmiştir.
1991 yılının sonuna
gelindiğinde Sırplar ülkenin doğu, kuzey ve güneyinde çoğunlukta oldukları
bölgelerde özerk yönetimler kurarak kendi silahlı güçlerini oluşturmuşlardır.
Bosna Sırpları yaptıkları referandum sonucunda Sırbistan ile birlikte
Yugoslavya içinde yaşama kararlılığını beyan etmişlerdir. Hırvatlar ise ülkenin
batısında Hırvatistan hükümet ve ordusundan yardım aldıkları Hersek-Bosna
Hırvat Topluluğunu kurmuşlardır.
Bosna’da ilk kıvılcım 1
Mart 1992 tarihinde Saraybosna’da Sırp düğün törenine ateş açılması ve bir
kişinin ölmesi üzerine çakmıştır. Sırplar bu olaydan Müslümanları sorumlu
tutmuş ve birkaç saat içerisinde şehirde barikatlar kurmuş, iki toplum karşı
karşıya gelmiştir. Olayın perde arkasında ise yapılacak olan referandum
yatmaktadır. Sırplar tarafından boykot edilen ülkenin bağımsızlığının
oylanacağı referandumdan %63 evet çıkmıştır. Öte yandan Miloseviç referandumun
mevcut durumu değiştiremeyeceği ve sonuç ne olursa olsun bağımsızlığın
tanınmayacağını dile getirmiştir.
Bosna-Hersek
parlamentosu 3 Mart 1992 tarihinde referandumdan çıkan sonuç doğrultusunda
bağımsızlık ilan etmiştir. 6 Nisan’da ABD, 7 Nisan’da Avrupa Topluluğu Konseyi
Bosna-Hersek’in mevcut sınırları ile bağımsızlığını tanırken Sırbistan’a
uygulanan ambargonun da kaldırılmasına karar vermiştir. Bir nevi tavşana kaç,
tazıya tut anlamına gelen bu kararlar sonrası Bosna’da olaylar tırmanmış ve
kuzeydoğudaki şehirlerde Sırplar, Müslümanlara karşı şiddet uygulamaya
başlamıştır. Süreç devam ederken çiçeği burnunda devlet Bosna-Hersek, 22 Mayıs 1992
tarihinde Birleşmiş Milletlere üye olmuştur. Yugoslavya bünyesi içerisinde
Hırvatistan, Slovenya ve Sırbistan olası Sovyet saldırılarına karşı
örgütlenmiş, savaş durumunda geri cephe olması planlanan Bosna bu örgütlenmeden
yoksun bırakılmıştır.
ABD Dışişleri sözcüsü 14
Nisan’da Federal Ordunun, sınırları uluslararası toplum tarafından tanınmış
bağımsız Bosna’nın içişlerine müdahalesini kınayarak çatışmaların sebebini
Miloseviç ve Sırp yönetimini olarak belirlemiş, Sırpların politikalarının
devamı halinde siyasi ve ekonomik önlemler alınacağını belirtmiştir. 22 Mayıs
1992 tarihinde ABD, Yugoslavya’nın Washington büyükelçiliğinde görevli askeri
ataşeleri sınır dışı etmiştir.
Mayıs ayının sonlarına
gelindiğinde Yugoslavya ordusunun desteğiyle Sırplar Bosna-Hersek’in yaklaşık
%70’ini kontrol altına almış ve etnik temizliğe başlamıştır. Sırpların hızlı
ilerleyişinin iki sebebi vardı. İlki Miloseviç her ne kadar kabul etmese de
Sırbistan kuvvetleri sınırı geçerek Bosnalı Sırpları destekliyordu. İkinci
sebep de Alija İzzetbegoviç’in olayların başlangıcındaki iyi niyetli
yaklaşımıdır. Bu yaklaşım yüzünden savaşın başında Boşnakların silahları
toplanmış ve savunma tedbirleri alması engellenmiştir. Kısacası askeri olarak
zayıf olan Bosna, Sırplara altın tepsi içinde sunulmuştur.
Bosna-Hersek’teki
Hırvatlar silahlarını teslim etmemişti ve bunların da yardımıyla Mostar’a
yapılan ilk Sırp saldırısı püskürtülmüştür. Miloseviç Bosna’da savaşan
tarafların Sırbistan ile bir ilgilerinin olmadığını belirterek olayların bir iç
savaş olduğunu belirtmiştir. Asıl amacı ise iç savaş tezini kabul ettirerek BM
müdahalesinin önüne geçmekti.
Yaklaşan seçimleri
nedeniyle İngiltere ve ABD olaylara temkinli yaklaşmayı tercih etti. Savaşın
başından beri Avrupalı liderler sorunun bir Avrupa sorunu olduğunu
vurgulamasından dolayı ABD için sorunu çözebildiği sürece Avrupa’nın başrol
oynamasında herhangi bir sakınca yoktu. Buna rağmen krizi yakından takip eden
ABD, Akdeniz’de görevli 6. Filosuna ilaveten iki savaş gemisiyle dört çıkarma
gemisi ve 2200 asker göndermiştir.
Ağustos ayında BM
bölgeye insani yardım gönderme kararı almış ve bu konuda ülkeleri kendisine
destek vermeye çağırmıştır. NATO insani yardımın yerine ulaşması için 100.000
kişiden oluşan bir askeri güç teklif etmiştir. Ancak bu teklif kabul görmemiş
ve yerine BM komutasında 35.000 askerden oluşan UNPROFOR II kurulmuştur.
Aynı ay içerisinde
Londra Konferansı toplanmış ve bu konferansta askeri uçuşların bitirilmesi,
Sırp-Boşnak sınırının kontrol altına alınması ve insani yardımın yerine
ulaşmasına destek sağlanması üzerinde anlaşılmıştır. Ancak Sırpların uçuş
yasağını ihlal etmesi üzerine NATO hava gücünün kullanılmasına karar
verilmiştir. 18 Aralık 1992 tarihinde BM Genel Kurulunun 47. oturumunda
Bosna-Hersek’te uygulanan etnik temizliğin bir soykırıma dönüştüğü tespit
edilerek kınanmıştır.
2 Ocak 1993 tarihinde
taraflara, tarihe Vance-Owen planı olarak geçecek bir plan sunulmuştur. Bu
plana göre Bosna başında merkezi bir yönetimin olduğu on bölgeye ayrılmış,
Sırplara, Boşnaklara ve Hırvatlara üçer bölge ayrılırken onuncu ve son bölge
olan Saraybosna ortak bölge olarak planda yer almıştır. BM’nin plandaki rolü
ise bölgeler arası seyahat özgürlüğünü sağlamak, yargının çalışmasına zemin
hazırlamak ve düzeni sağlamak için barış gücü askerlerini kullanmak olarak
belirtilmiştir. ABD’nin saldırganın ödüllendirilip, masumların mağdur edildiği
bir tasarı olarak gördüğü plan Bosna Sırp Meclisi tarafından onaylanmamıştır.
Plan taraflara
sunulduğunda ne kadar toprak kazanılabilirse anlaşma masasında o kadar karlı
olacaklarını düşünen Hırvatlar da Boşnaklarla çatışmaya başlamıştır. Sırplar da
çatışmaları fırsat bilip saldırılarını arttırınca plan görüşmeleri dolaylı
olarak etnik temizliği hızlandırmış oldu. Plan Sırp meclisinde onaylanmayıp
rafa kalktığında, ABD İngiltere’yi Sırplara karşı yumuşak davranmakla,
İngiltere ise ABD’yi bölgeye kara gücü göndermeyerek elini kolunu bağlamakla
suçlamıştır. Başarısız plan denemesinden sonra Cyrus Vance arabuluculuk
görevinden istifa etmiş yerine Thorvald Stoltangerg geçmiş ve etnik çoğunluğa
dayalı üç yarı bağımsız devletten oluşan yeni bir plan hazırlanmıştır.
Hazırlanan yeni plan,
Hırvatların Boşnakların denize açılan koridor taleplerine karşı çıkmaları,
Boşnakların kendilerine verilen %30 toprak oranını yetersiz bulmaları ve
Sırpların askeri ve siyasi gelişmeler kendi lehlerine cereyan ederken anlaşmaya
yanaşmaması nedeniyle taraflarca kabul edilmemiştir. Görüşmeler esnasında ABD
çözüm üretmeye çalışmış ancak Sırpların misillemesinden çekinen İngiltere ve
Fransa sürekli engel olarak BM ile yapılan her görüşmede Sırplara daha fazla
toprak tavizinde bulunmuştur. Aslında İngiltere ve Fransa ABD’nin çözümün bir
parçası olmasını ve bunu Müslümanlara mevcut planın kabulünde baskı yaparak
sağlamasını istemiştir. ABD ise Hırvat ve Sırp saldırılarının ödüllendirilmemesi
gerektiğini dile getirerek Boşnaklara destek mesajı vermiştir.
Tarihler 5 Şubat 1994’ü
gösterdiğinde Saraybosna merkez pazaryerine düşen havan topu mermisiyle 68 kişi
ölmüş 200’ü aşkın kişi de yaralanmış, olay dünya kamuoyunda şok etkisi yaratmıştır.
Başından beri askeri müdahalenin karşısında olan İngiltere’de saldırıyı kınamış
ve yaşanan katliamın olaya bakışlarını tamamen değiştirdiğini belirtmiştir. 7
Şubat’ta AB aldığı bir kararla NATO ve BM’den Saraybosna kuşatmasının
kaldırılması için hava saldırısı dâhil her yolun denenmesini istemiştir.
BM, Bosna Sırplarına,
Saraybosna kuşatmasının kaldırılması konusunda bir ültimatom vermiş, aksi
takdirde güç kullanacağını belirtmiştir. NATO içinde güç kullanımına karşı olan
Kanada ve İngiltere gibi ülkeler ABD ve Fransa’nın tavırları karşısında
tutumlarını değiştirmiştir. Ancak ültimatomun dolmasına günler kala kimsenin
hesaba katmadığı hamle Rusya’dan gelmiş ve Sırpları silahlarını Saraybosna’nın
ABD’nin sorunda etkin
rol almaya başlamasının ilk neticesi Vance-Owen planı ile bozulan Hırvat-Boşnak
ilişkilerinin düzelmesi olmuştur. 23 Şubat’ta imzalanan antlaşma ile iki toplum
arasındaki çatışmalar sona erdirilmiştir. Ardından 1 Mart 1994 tarihinde
Washington’da Boşnak-Hırvat Federasyonu’nu kuran antlaşma imzalanmıştır. Bu
antlaşma ile iki toplum Sırplara karşı birleşmiş ve Boşnaklara Hırvatistan
üzerinden yeniden silah yardımı başlamıştır.
Rusya’nın arabuluculuğu
sayesinde Sırpların Saraybosna’daki silahlarını geri çekmesi ve Washington
Antlaşması’nın imzalanması uluslararası kamuoyunda barış umutlarını arttırmış
iken Sırpların Gorazde’yi bombalaması bu umutları boşa çıkarmıştır. Bu
saldırıya cevaben NATO Sırp mevzilerine 10 ve 11 Nisan tarihlerinde ilk hava
saldırılarını gerçekleştirmiştir. Sırplar ise karşı açıklamalarıyla
uluslararası toplumun Bosnalı Müslümanların yanında savaşa müdahil olduğunu ve
artık BM’e güvenlerinin kalmadığını, tek muhataplarının Rusya olduğunu belirtmişlerdir.
Hava saldırısı Sırpları
durduracağı yerde daha da ileri gitmeye sevk etmiştir. Sırp güçleri hava
saldırısına karşılığı 150 BM barış gücü askerini rehin alarak ve Tuzla şehrine
saldırarak vermiştir. BM genel sekreterinin çağrısı üzerine NATO Brüksel’de
toplanmış ABD hava saldırısının yinelenmesini istemiş, İngiltere ise buna karşı
çıkarak ABD’nin bölgeye kara gücü göndermesini istemiştir. Karşılıklı bu
talepler Atlantik ittifakında ilişkilerin gerginleşmesine neden olmuştur. BM
Genel Sekreterinin yayınladığı Yugoslavya raporunda gelinen aşamada krizin
çözümü için o güne kadar; 47 karar alındığını, 39 Başkanlık açıklaması
yapıldığını, 79 BM Barış Gücü askerinin kaybedildiği operasyonlara 1,5 milyar
dolar harcandığını bildirmiştir.
ABD’nin Kriz Sürecinde Aktif Rol Alması
Nisan ayında bu
tıkanıklığı çözmek için bahse konu ülkelerin temsilcilerinde oluşan bir
Temsilciler Grubu kurulması kararlaştırıldı. 13 Mayıs tarihinde ilk
toplantısında Temas Grubu taraflara çatışmalara son vermesi çağrısında
bulunarak, Hırvat-Boşnak Federasyonuna %51, Sırplara %49 toprak bırakan bir de
plan sunmuştur. Haziran ayında taraflara ulaştırılan planı Hırvatlar kabul
etmiş, Boşnaklar ise kötünün iyisi olarak gördükleri planı istemeyerek
kabullenmişlerdir. Sırplar ise birtakım değişiklikler talep etmişlerdir.
ABD Başkanı Clinton, Bosnalı Sırpların Temas Grubu
tarafından sunulan planı kabul etmemeleri halinde BM’e ambargonun kaldırılması
için teklif sunacağını bu teklifin de uluslararası toplum tarafından kabul
görmemesi halinde ambargoyu tek taraflı olarak kaldıracağını açıklamıştır. Ağustos
ayında planın kesin olarak reddedilmesi üzerine Bosnalı Sırplar ile
Sırbistan’ın arası açılmıştır.
ABD’deki genel düşünce,
Avrupalı devletlerin sorunun çözümünde etkisiz kaldıkları, bu nedenle daha
etkili ve sert kararlara ihtiyaç olduğu yönündeydi. Bu durumdaki ABD önerisi
Bosna-Hersek’e uygulanan silah ambargosunun kaldırılması ve Sırpları hava
saldırısıyla yıpratarak barış masasına oturmaya zorlamak olmuştur. Ancak bu
strateji barış gücü bünyesinde askeri bulunan devletler için kabul edilemezdi.
Zira hava saldırısı sırasında olası can kayıplarını kamuoyuna açıklamaları güç
olurdu.
ABD’nin baskısıyla Bihaç bölgesine Sırplar
tarafından düzenlenen saldırılara karşılık Sırp uçaklarının harekât başlangıç
noktası olan Udbina Askeri Havaalanı, NATO uçakları tarafından bombalanmış,
Sırplar da buna 250 barış gücü askerini daha rehin alarak cevap vermiştir. Amerikalı
politikacılar kapsamlı harekâtların önündeki engel olarak gördükleri İngiltere
ve Fransa’yı Atlantik ittifakını bozmakla suçlamışlardır. Senatör Dole bu
düşünceyi daha da açık dile getirerek kapsamlı harekâtın önüne bahane olarak
sürülen barış gücü askerlerinin gerekiyorsa geri çekilmesini dile getirmiştir.
Sonuç olarak ABD krize aktif olarak taraf olduğundan beri müttefikleri ile
ilişkileri gerilmiş ve Bosnalı Sırpları Batının ortak bir tavır alamayacağı
konusunda cesaretlendirmiştir.
Çözüm bulunamayan bu
ittifak içi krizin NATO’nun geleceğine zarar vereceğini ve bunun Bosna
krizinden daha derin etkiler yaratabileceğini düşünen ABD yönetimi izlediği
politikalarda değişikliğe gitmeye karar vermiş ve ABD’nin diplomatik çözüm
bulma politikasına dönmesi Temas Grubu planının yeniden değerlendirilmesine yol
açmıştır.
Diplomatik çözüm için
Boşnakların yenildiklerini kabul etmelerini isteyen Batı dünyası Amerikan
desteğini de arkasına alınca Sırplara daha fazla taviz vermeye başlamıştır.
Sırpların Temas Grubu planını kabul etmemeleri halinde bölgeden 23.000 barış
gücü askerinin geri çekileceği belirtilmiş ve ABD buna karşılık tahliye
esnasında bölgeye askerlerini gönderebileceğini belirtmiştir. Ancak oynanan
uluslararası satrançta hamleler daha bitmemiş, İngiltere askerlerini geri
çekmekten vazgeçtiğini ve çözüm arayışlarına devam edeceğini bildirmiştir. Bu
sırada beklenmedik bir olay gerçekleşerek eski ABD başkanlarından Jimmy Carter
bölgeye gelmiş, 1 Ocak 1995 tarihinden itibaren başlayacak ve dört ay sürecek
ateşkesin yapılmasına aracılık etmiştir. Tarafları bu ateşkese ikna eden
sebeplerin başında kış mevsiminde savaşmanın zor olması gelmiştir.
1995 yılının başlarına
gelindiğinde NATO güvenlik şemsiyesini Bihaç, Tuzla ve Saraybosna’yı da
kapsayacak şekilde genişlettiğini ve bu bölgelere yapılan her türlü saldırıya
NATO hava kuvvetlerinin anında cevap vereceğini ilan etmiştir.
Ateşkes antlaşmasından
sonra gözler Hırvatistan’a çevrilmiştir. Hırvat lider Tudjman’a göre barış gücü
askerleri Hırvatistan içerisinde yaşayan Sırp azınlık etrafında konuşlanarak
onları koruma görevi üstleniyor bu da Sırpları barış masasına oturmak konusunda
gevşek davranmaya itiyordu. Tudjman’ın barış gücü askerlerini istememesi
uluslararası toplumu o topraklarda savaşın yeniden alevlenebileceği konusunda
endişelendirmiştir. Hırvatistan hükümeti topraklarında görev süresi sona eren
BM misyonunun görev süresinin uzatılmayacağını açıklayarak Hırvat-Sırp
azınlığın yaşadığı bölgeye askerî harekât başlatmıştır. Beş gün gibi kısa bir
sürede elde edilen başarı Batı toplumlarına Hırvat askeri gücünü göstermiş
ABD’de de desteklendiği takdirde bu gücün Sırplara karşı BM askerleri yerine
kullanılabileceği kanısını uyandırmıştır.
Süresi 1 Mayıs’ta son
bulacak ateşkes antlaşması dört ay boyunca savaş hazırlıklarına devam eden Sırplar
ve Boşnaklar tarafından uzatılmak istenmemiştir. 22 Mayıs günü Bosnalı Sırplar
BM barış gücü askerlerine ait bir silah deposundan ağır silahları yağmalamış ve
bunları ertesi gün Saraybosna’da kullanmaya başlamıştır. Bunun üzerine bölgede
görev yapan BM gücü komutanı hava harekâtının önünde engel olarak görülen askerlerini
bölgeden çekmiştir.
Komutan Rupert Simith
aynı zamanda iki topluma çatışmaları durdurmaları ve Sırplar tarafından
yağmalanan silahların geri verilmesi konusunda uyarmıştır. Tarafların ateşi
kesmelerine rağmen Sırplar ele geçirdikleri silahları teslim etmemiştir. Buna
karşılık NATO bölgede bulunan Sırp cephaneliğini bombalamıştır. Uyarı
saldırılarına karşı her zaman daha şiddetli cevap veren Sırplar aynı şekilde
davranmış ve bölgede bulunan BM askerlerine toptan saldırıya geçmiştir.
Saldırılar sonucunda 71 asker ölmüş 300 kadarı da esir alınarak olası hava
saldırısına hedef olacak bölgelere yerleştirilerek canlı kalkan olarak
kullanılmıştır.
Kriz bu sarmalda devam
ederken tüm dünya kamuoyunu bölgeye kilitleyen acı olay meydana geldi. 6 Temmuz
tarihinde Sırp topçusu Srebrenica’yı bombalamaya başladı. Bölgedeki Hollandalı
komutan günler öncesinden Sırplara karşı bir hava saldırısı istemiş ancak
saldırı kararı Sırpların şehre girdikleri 11 Temmuz günü uygulanabilmiştir.
Sırpların Hollandalı askerleri rehin almaları ve öldürmekle tehdit etmeleri
üzerine saldırı planlanandan kısa tutularak sonlandırılmıştır. Şehirde
istediklerini yapmakta özgür kalan Sırplar 12-16 Temmuz 1995 tarihinde yaşanan
katliamlarda çoğu silahsız 8.372 Bosnalı Müslüman öldürülerek yerleri sonradan
bulunacak toplu mezarlara gömmüştür. Uluslararası toplumun hareketsizliğinden
iyice cesaretlenen Sırplar Zepa, Gorazde ve Bihaç’taki güvenli bölgelere de
saldırıya başlamış ve Sırp liderler olası hava saldırılarının cezasız
kalmayacağını yinelemiştir.
Bu meydan okuma üzerine
Fransa, ABD ve İngiltere Ani Müdahale Gücü oluşumuna gitmiş ancak Saraybosna’da
konuşlanan bu kuvvet de BM barış gücünü korumaktan ileriye gidememiştir. Sırpların özellikle stratejik olarak
önemli olan Bihaç’a saldırıya başlamaları Hırvatistan’ı Boşnaklarla ittifaka
yöneltmiştir. Hırvat-Boşnak güçleri beraber Hırvatistan-Bosna sınırında
güneyden kuzeye doğru harekât başlatarak Krajina bölgesinin doğusunu ele
geçirdiler. Bölgeyi tamamen ele geçirme isteği ile 4 Ağustos tarihinde meşhur
Fırtına Operasyonunu başlatarak bir gün içinde başkent Knin’i, takip eden iki
gün içerisinde tüm bölgeyi ele geçirmişlerdir. Hırvatların Krajina zaferi dört
yıldır bölgede yaşanan çatışmalarda Sırplar ilk defa askeri bir yenilgi
almıştır.
ABD yönetimi bu
saldırıları kınamamış aksine çözüme destek olacağını belirtmiştir. Sırplar,
Amerikan yönetimini NATO aracılığıyla Hırvatları desteklemekle suçlamış, NATO
bunu reddetmiş yapılan hava saldırılarının düzenli keşif uçuşları esnasında
Sırp hava savunma sistemlerinin uçaklara kilitlenmesinden dolayı
gerçekleştiğini açıklamıştır.
ABD, bölgedeki krize askerî
açıdan olmasa da siyasi açıdan oldukça fazla katkıda bulunmuştur. Bunlar
Bosna-Hersek savaşının seyrini değiştiren Hırvat-Boşnak birliğinin kurulması,
Temas Grubu oluşturulması ve Split Deklarasyonu’nun imzalanması gibi konularda gerçekleştirmiştir.
1995 yazına gelindiğinde ABD müttefikleri tarafından yönlendirildiği
politikaları bırakarak tamamen kendi politikalarını uygulamaya başlamıştır.
28 Ağustos tarihinde
Sırpların ikinci kez Saraybosna’daki merkez pazaryerine havan topu ile
saldırmaları üzerine güvenli bölgelerin etrafındaki Sırp mevzilerine karşı NATO
hava saldırıları başlamıştır. Eylül ayının ortalarında Sırpların geri çekilmeleri
için ara verilen hava saldırısı, 3.500 sorti ile NATO tarihindeki en büyük hava
harekâtı olmuştur. Bu sayede NATO yeniden inandırıcılık kazanmış ve barış
görüşmelerini yürüten Richard Holbroke’ın eli güçlenmiştir.
8 Eylül tarihinde
taraflar Cenevre’de bir araya gelmiş, Bosna-Hersek’in mevcut sınırları ile
tanınması ve %51-%49 toprak paylaşımı kabul edilmiştir. Yine eylül ayının
ortalarında New York’ta yapılan görüşmelerde Cenevre görüşmesinde varılan
sonuçlar tekrarlanmış ve barışın sağlanmasından sonra gözlemciler huzurunda
seçimlerin yapılması kararlaştırılmıştır. New York anlaşmasının imzalanmasıyla
Dayton anlaşmasına giden yol açılmıştır. 5 Ekim tarihinde taraflar arasında
ateşkes imzalanmıştır.
Sonuç
Tito’nun
ölümüyle birlikte ülkenin üzerindeki birleştirici gölgesi çekilmiş ve üst
kimlik olarak kabul edilen Yugoslav kimliği terk edilerek etnik
milliyetçilikler ön plana çıkmaya başlamıştır. Ülke yönetimi ve Federal Ordu
birliklerinin büyük bölümünü kontrol altında bulunduran Sırpların uyguladığı politikalar,
ekonomik yapılarına güvenen ve kendilerini Doğu Avrupa kültüründen çok Batı
Avrupa kültürüne ait hisseden Slovenya ve Hırvatistan’ın sürekli
bağımsızlıklarını gündeme getirmeleri ile kaçınılmaz olarak değerlendirilen dağılma
sürecini hızlandırmış ve ülkeyi II. Dünya savaşından sonra insanlık tarihinin
gördüğü en kanlı çatışmaların içine sürüklemiştir.
Sloven ve Hırvat bağımsızlık ilanları ile tırmanan
krize, Avrupa yön verici bir tutum sergileyememiştir. Almanya krizle başlayacak
göçmen akının önüne geçebilmek ve kendilerine Balkanlarda sadık müttefikler
bulabilmek adına diğer Avrupalı devletlerden ayrı hareket ederek iki devletin
de bağımsızlığını tanımıştır. İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği diğer
devletler ise başlarda Yugoslavya’nın toprak birliğini desteklediklerini
açıklamalarına rağmen, oluşturmaya çalıştıkları birlik içerisinde Almanya’yı
kaybetmek istememiş ve paralel politikalar benimseyerek bağımsızlıkları
tanıyacağını ancak sorunun silah kullanarak değil diplomatik müzakereler
yoluyla çözümünü desteklediklerini açıklamışlardır. Burada başta Almanya ve
diğer devletler tanınma olayının sorunu çözeceğini, sınırları uluslararası
tanınmış bağımsız devletlere Avrupa kıtasında sahip olunan değerler nedeniyle
saldırılamayacağı düşünülmüş ancak sonuç tam tersi olmuştur.
ABD ise krize, bölgenin Avrupa’nın arka bahçesi olması
ve hali hazırda aktif olduğu Ortadoğu sorunları nedeniyle mesafeli durmuştur. Krizin
doğru analiz edilememesine bağlı olarak yeterli istihbarata karşın sonuçlarının
öngörülememesi ve yaklaşan seçim döneminde rakibine dış politika konusunda koz
vermek istemeyen Bush’un yaklaşımı ABD yönetimini bu politikaya yönlendiren
nedenler olmuştur. Avrupalı devletler de sorunun Avrupa içerisinde çözümlenmesi
gerektiğini sık sık vurgulamıştır. Kuveyt’e müdahale etmesine rağmen Yugoslavya
krizinde sessiz kalan ABD’nin tutumu çifte standart olarak algılanmış, ayrıca
kuvvet kullanılarak toprak kazanma yöntemini de meşrulaştırmak olarak
değerlendirilmiştir.
Yönetimi Bush’tan
devralan Clinton, krize müdahale taraftarı iken NATO içerisindeki
müttefiklerinin tavrı nedeniyle mevcut uzak durma politikasını sürdürmüştür. Ancak
Clinton, Bush yönetiminin aksine Avrupa’nın kendi içerisinde bir güvenlik
teşkilatı kurmasını desteklemiş ve bir süre sorunu kendi içinde çözmesi için
Avrupa’ya zaman tanımıştır. Bosna-Hersek’te yaşanan vahşet, Avrupa’nın henüz bu
çapta bir krize müdahale edecek güce sahip olamadığı ve bu konuda ABD’ye olan
ihtiyacı bir kez daha gözler önüne sermiştir.
6 Temmuz 1995 tarihine
gelindiğinde Sırplar II. Dünya savaşından bu yana görülen en büyük katliam olan
Srebrenitsa katliamını yapmış ve bu dünya üzerindeki insani değerlere sahip
çıkan ulusların vicdanlarında onarılmaz bir yara açmıştır. Bu olaydan sonra ABD,
krizin müttefiklerinin politikalarını takip ederek değil, kendi ürettiği
politikaların peşinden müttefiklerini sürükleyerek çözüleceğine karar
vermiştir. Bu amaçla attığı ilk adım olan Hırvat-Boşnak ittifakı çözüme giden
yolda bir dizi olayın başlangıcı olmuştur. Soğuk savaş dönemi sonrasında
meydana gelen bu ilk kriz karşısında henüz askeri oluşumunu tamamlayamayan AB
ve karmaşık yapısından dolayı BM etkisiz kalmış, sorun ancak ABD’nin olaylara
müdahil olması sayesinde çözümlenmiştir. Bu da bir anlamda ABD’nin dünya
üzerinde tek süper güç olarak ortaya çıkışını perçinlemiştir.
Sonuç olarak ABD, Avrupa’nın bunalım çözme ve güç
kullanma bakımından yetersizliğini gözler önüne sermiş ve ABD/NATO olmaksızın
Avrupa’nın iç sorunlarını çözemeyeceğini kanıtlamıştır. Uluslararası toplumun
tutarsız ve bir anlamda Sırpları cesaretlendiren politikaları sonucunda 20.
yüzyılın sonlarında insanlık, ambargoyla savunmasız bırakılan bir topluma
soykırım uygulanmasına uzun süre sessiz kalmış, daha adil ve barış içerisinde
yaşanacak dünya beklentilerini boşa çıkarmıştır.
Kaynakça
Erdoğan, Koray. Yugoslavya’nın Dağılma Sürecinde ABD ve
Bosna-Hersek Krizi, Yüksek
Lisans Tezi, Kocaeli Üniversitesi, 2004
Emiroğlu,
Hüseyin. Bosna-Hersek Savaşı ve Türkiye, Silahlı
Kuvvetler Dergisi, Sayı: 386,
Genelkurmay Basımevi, Ankara 2005
Gümüş, Zümrüt. Bosna-Hersek savaşı ve Uluslararası
İlişkilerdeki Yeri, Yüksek Lisans
Tezi, Cumhuriyet Üniversitesi, 2005.
Holbrooke,
Richard. Bir Savaşı Bitirmek, 1.Baskı,
İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul
1999.
Soysal, İsmail;
Kut, Şule. Dağılan Yugoslavya ve
Bosna-Hersek Sorunu: Olaylar-Belgeler
1990-1996, 1.Baskı, İsis Ltd., İstanbul
1997.
Şafak, Yasin. Bosna-Hersek Savaşı ve Yugoslavya’nın
Parçalanması, Yüksek Lisans
Tezi, Kadir Has Üniversitesi, 2010.
Tekin, Cemile. Bosna Hersek Kaynaklarına Göre
Yugoslavya’nın dağılmasından Sonra
Bosna Hersek Federasyonu’nun Kurulması, Doktora Tezi, Selçuk
Üniversitesi, 2011.
Türkeş, Mustafa;
Rüma, Şadan İnan; Akşit, Sait. ‘’Kriz Sarmalında Bosna Hersek: Devlet
Krizi’’, Boğaziçi
Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu Araştırma Raporu, 2012
Ülger, İrfan
Kaya. Yugoslavya Neden Parçalandı?, 1.Baskı,
Seçkin Yayınevi, Ankara
2003.
Yapıcı, Merve
İrem. ‘’Bosna-Hersek’te Gerçekleştirilen askeri Müdahalenin Hukuktaki
Yeri’’, Uluslararası
Hukuk ve Politika, Cilt: 2, Nu:8, 2007.


Yorumlar
Yorum Gönder